YAZLIK: Şehirlinin Kolonisi

SALT, 2014 sonbaharında “YAZLIK: Şehirlinin Kolonisi” isimli bir sergi düzenledi. Konuyla ilgili yapılmış en kapsamlı araştırmalardan biri olan sergiyi ve yazlığın Türkiye’deki anlamını SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Meriç Öner ile konuştuk.

 

SALT 5 Eylül- 16 Kasım 2014 tarihleri arasında “YAZLIK: Şehirlinin Kolonisi” isimli bir sergi düzenledi. Türkiye’deki yazlık kültürünü farklı açılardan inceleyen sergi edebiyattan mobilyaya örnekler sundu. Bu konuda bir sergi yapmaya nasıl karar verdiniz? Bu kapsamda nasıl araştırmalar yürüttünüz?

“YAZLIK: Şehirlinin Kolonisi” SALT’ın yapılı çevre özelinde araştırma temelli en kapsamlı programıydı. Sergi, disiplin ve kaynak çeşitliliğinin, bir konu bağlamında çoklu olarak nasıl değerlendirilebileceğini örneklendirdi. Türkiye’deki yazlık yapıların incelenmesi fikri bir parça merak, bir parça da tepkiden besleniyordu. Merak, yazlık ev sahibi olmaya duyulan özlemin neden Türkiye özelinde bu derece yaygın olduğuna; tepki ise mimarlık tartışmasının hâlâ şehri tek mesele ilan etmesine yönelikti. Araştırma sürecinde yazlık yapı tarihini bir düzene sokup ehlileştirmeyi değil, içinde yer aldığı tarihsel ve coğrafi bağlamı ürettiği kültür üzerinden incelemeyi ön gördük.

Israrla derine inen bir araştırma yürüterek az bilinenleri ortaya çıkaracak ve ezberden çağrılanları kıracak zekâda bir sergi üretmek için kırmızı çizgiler çok değerlidir. Konunun, sahil ve tatilin içerdiği anlamlara karışıp bulanmaması için sadece ve sadece eve odaklanmak hâkim kuraldı. Mobilyanın, edebiyatın ve köşe yazılarının içeriğe dâhil olması yazlık evi, onun var olma prensiplerini ve getirdiği kültürü anlamlandırdıkları ölçüde gerçekleşti. Tarif ettiğimiz diğer bir kısıt ise başlangıç ve bitiş noktaları daha geniş bir coğrafyaya işaret etse de, araştırmanın İstanbul merkezli olduğunu unutmamaktı.

Kıyı şeridi bu kadar uzun bir ülkede birbirinden farklı biçimlerde gelişen yaz kültürü var. İklim farkları da çeşitliliğe sebep oluyor. Yazlık evin büyükşehirde yaygın imgesi su ile ilişkili. Oysa yayla evini de atlamamak lazım. whatabout ekibi olarak örgütlenen mimarlık öğrencilerinin derlediği ve sergide bir arada yer alan örneklerden bir kısmı buna işaret ediyordu. Araştırmamızın dışında kalan ama söylediğimiz sözün tek yönlülüğünü kırması bakımından önemsediğimiz örneklere onların sayesinde yer verebilmiştik.

Türkiye’de yazlık kültürü yıllar içinde nasıl değişim gösterdi, sergi arşivinde bunu nasıl veriler üzerinden gözlemleyebiliyoruz?

Yaz tatili kültürü ile yazlık kültürü arasındaki farkı not etmek lazım. Yazlık ev, Türkiye’deki özel mülkiyeti benimseyen baskın tatil yapma anlayışının bir ürünü. Bu bakımdan yazlık evlerin öncülü, devlet kurumlarının çalışanlarına sağladığı yazlık kamplar değil. Türkiye coğrafyasında yaz aylarındaki hareketlenmenin başlatıcısı, otelcilik sektörü de değil.

Merkezi İstanbul olarak aldığımızda 19. yüzyıldan, 20. yüzyıl ortalarına kadar şehirden Boğaz kıyısı, Anadolu yakası ve Prens adaları yönlerine gerçekleşen göç, yazlık ev anlayışı için örnek teşkil ediyor. Bu dönemin sonrasında yaygınlaşan kampları ise Cumhuriyet’in sosyal politikalarının yansıması olarak incelemek gerekir. 50’lerden sonraki asıl kırılmayı sergide Ege’nin keşfine dayandırmıştık. Araştırmada bizim çarpıcı kabul ettiğimiz oysa ülkedeki yapısal değişimi okuyabilenler için muhtemelen çok bariz olan, bu kırılmanın özünde Ankara’ya dayanmasıydı. Merkezi planlama otoritesi içindekiler, Ege’yi öncelikle Ankaralı bürokratların yaz tatilleri için bir uğrak yere dönüştürdüler. Karayollarının yaygınlaştırılmasıyla, sıcak sulara erişim zamanla daha genişçe bir kesim için olağanlaştı. Endüstrinin ve nüfusun İstanbul civarında yoğunlaşmasına paralel olarak 1980’lerden itibaren buralarda denize girmenin imkânsızlaşması, Ege’den Akdeniz’e yayılan ve sürekli artan bir baskıya yol açtı. Beraberinde daha hızlı ve daha çok konut yapımını getiren bu baskıyı, 1970’lerin öncül siteleri ile 1990’ların yap-satları arasındaki nitelik farkı üzerinden rahatlıkla gözleyebilirsiniz.

Türkiye’de yazlık kültürü kıyılardaki yapılaşmayı nasıl etkiledi?

Yazlıklar kısa vadede Marmara, Ege ve Akdeniz kıyılarına yığıldı. Bölgesel imar planlarında yazlık siteler vesilesiyle “konut” ibaresi lejanda dâhil edilmeye başlandı. Kanuni bağlamda durumu takip altına alırsanız, yapılaşmanın kıyı
şeridinden ne derece uzakta gerçekleştirilebileceğinin 1980 ve 1990’lar süresince kıyı kanunları üzerinden meclis içerisinde bir tartışma yarattığını görürsünüz. Kabul edilen ve hemen ardından Anayasa Mahkemesi’ne taşındığı için askıda kalan kanunlar var. Böyle itirazlar uzun dönemde çözülebiliyor ve sahil şeridi bu tanımsız zamanlarda iyice şekilleniyor.

Hepimizin aşina olduğu tartışmalardan bir diğeri sahilin kamuya açık olması gereğine ters düşecek şekilde özel kullanıma tahsis edildiği örneklere dair. 80’lerin ortasında Turgut Özal’ın liderliğindeki liberal ekonomiye geçiş sürecinde, turizmin “bacasız endüstri” benzetmesiyle baş tacı ve teşvik edildiğini unutmamalıyız. Bu bakımdan kıyılar, yazlık konut kültürünün dışında otelciliğin yaygınlaşmasıyla da baskı altına girdiler. Basit yap-satçılıktan farkla, çok ciddi yatırımlarla gelişen bu kanalın sahilin kamu yararına kullanılması çekişmesini daimi kıldığını düşünüyorum.

Bugün bir dönüşümün eşiğindeyiz. Yazlık site yerini “residence”a yani otel prensibiyle çalışan konutlara bırakıyor. Bu modelin şehirden taşındığını fark etmek işten değil. Güvenlik parametreleri artırılmış, kıyı kullanımı tartışmasında sitenin özel mülkiyet hakkını öne çıkaracak zihniyete yakın yerler bunlar. Yeni bir durumun oluştuğu, ekonomi ve mevzuat izin verdiği takdirde kıyılardaki “eskimiş” sitelerin yükselerek ve yayılarak bu duruma geçeceğini düşünüyorum. 2014 yılında bu serginin gerçekleşmesini kritik kılan konulardan biriydi bu.

Türkiye’de Ağa Han Ödülü almış yapıların çoğu yazlık. Mimarlık öğrencilerine de proje derslerinde yazlık konut ya da dağ evi tasarımı konusu sıkça verilir. Türkiye’de “yazlık konut” mimari yaklaşım açısından nasıl farklılıklar gösteriyor? “İkinci ev” kavramını mimari tasarım açısından nasıl değerlendirebiliriz?

Yazlık ev tasarımı yapmak, yerel üretim imkânlarına, iklime, hatta bireysel arzulara hassasiyetle yanıt vermeye ve bunu baskın olan tek bir mevsim üzerinden kurgulamaya olanak tanıyor. Mimarlık tarihi bağlamında düşünürseniz 20. yüzyılda Türkiye’deki öncelikler ve onlara endeksli büyüme biçimi, mimara benzer bir hassasiyet fırsatını şehirde sunmuyor.

Yazlık meselesini çalışırken, 70’li yılların nitelikli örnek sitelerinin, bizim 90’larda büyükşehirde “kapalı site” adı altında andığımız ve ithal olduğunu düşündüğümüz yaşama biçiminin başlatıcısı olduğunu idrak etmiştim. Bu bakımdan şehir dışındaki denemeler, Ağa Han ödüllü projelerin yanı sıra merkezden uzakta konumlanan şehir sitelerine de yansıdı. 50’li, 60’lı yıllardaki kooperatif üretimine benzer şekilde, kendine yakın bulduklarınla bir arada olduğun, 80’lerdeki sosyo-ekonomik değişimi takiben konfora ve lükse yaklaştığın yerler sözünü ettiklerim. Yazlığın izlerini, izole örneklerden çok buralarda sürmek bana daha önemli geliyor. Yoksa İstanbul Boğazı’ndaki yalılar, Anadolu yakasındaki köşkler mimarlık tarihinde ödüllü yazlık evlerin öncülü sayılmalı tabii ki. Hâlâ özlemi duyuluyorsa, tipik bir mimarlık tarihi yazımı için az sayıdaki ikinci konut örneğini incelemek tabii ki mümkün. Sergide 50-90 aralığındaki tekil yapıların temsiline ayrılmış olan “Sivil Heves” isimli bölüm buna ister istemez göz kırpıyordu.

Yaz tatili kültürü ile yazlık kültürü arasındaki farkı not etmek lazım. Yazlık ev, Türkiye’deki özel mülkiyeti benimseyen baskın tatil yapma anlayışının bir ürünü.

 

Yazlık: Şehirlinin Kolonisi, SALT Beyoğlu
Fotoğraf: Mustafa Hazneci, Eylül 2014

İstanbul’un (ya da büyük şehirlerin) eski sayfiye bölgelerinin çoğu şu an şehir içinde, haliyle ikinci konutların kullanım amaçları değişti, bu durumun nasıl sonuçları oldu? Ya da bu yazlıkları kullananların profili değişti, bu da o bölgelerin tüm kamusal alan ve sosyal yaşamını etkileyen değişimler getirdi. Bunları arşivinizde izleyebiliyor muyuz?

İstanbul’u merkez alır ve onun temsili merkez Ankara’nın izinden şehir dışındaki hükmünü izler bir pozisyonu tayin ederken, söz konusu eski sayfiyelerin peşine düşme niyetinde değildik. Kuşkusuz İstanbul’daki dönemsel değişim ve yapılı çevredeki yansıması eski sayfiyeler üzerinden özetlenebilir. Ancak bu çalışma bize yeni sorular sağlamaktansa, bir durumu tarif etme imkânı kazandırır. Böylesi, akademik veya basın ortamında yürütülen soruşturmalar için geçerli bir yöntem. Görsel ve maddi kültürü, henüz var olmayan bir perspektif sağlayacak meraka yönlendirmek niyeti olan SALT için çok değil.

İstanbul sayfiyesinin detaylandırılmamasına sergi süresince yüksek tonda tepki geldi. Gerçekleştirdiğimiz araştırma sergilerinin ve sürdürdüğümüz arşiv çalışmasının bir nostalji vesilesi olmaması için elimizden geleni yapmak önceliğimiz. “YAZLIK: Şehirlinin Kolonisi” bu bakımdan iyi bir iskelete oturuyordu. Teşhirdeki orijinal belge ile yeni üretim arasındaki denge, onu bir yöne kaymaktan kurtarıyordu. Dengesizliği bertaraf eden bir diğer tavır, sergiyi gezecek çoğunluğun birebir ilişkilenme ihtimali olan yerlere dair içeriğin bir limitte tutulmasıydı. Neticede şehir yakınına ve bugüne araştırma için öncelik verilmedi.

Sergiden sonra bu konuda arşiv ve araştırma çalışmalarına devam edildi mi, neler yapıldı?

“YAZLIK: Şehirlinin Kolonisi” özelinde araştırmaya düzenli olarak devam edilmedi. Ancak sergiden sonra araştırmanın ömrü çeşitli biçimlerde uzamaya müsait. Sergi, araştırmayı yürütenler ile konuya ilgi duyanlar arasında bir karşılaşma imkânı sağlıyor, bir çeşit aracılık üstleniyor. Tartışmanın bizden bağımsız sürdürülmesi, hatta yön değiştirmesi her zaman tercihimiz. Bu bakımdan içerikten faydalanmak isteyen bağımsız araştırmacılara destek olduk.

Bizler içinse, derinlikli baktığımız her alan yeni tartışma alanlarını tespit etmeye yarıyor. Düz bakışla birbiri ucuna eklenmeyecek süreklilikler söz konusu. Örneğin Datça ve Bodrum’daki Ak-tur sitelerinin hikâyelerini dinlerken Özer Türk ismi ile karşılaştık. Kendisi turizmin ülke içinden ve dışından çeşitli kullanıcılara kavuşması amacıyla Türkiye’de tesisleşme konusunda pek çok modele öncülük etmiş bir bürokrat. Sermaye sahibi olmaksızın Ak-tur’un da aralarında olduğu ortamların kurulmasını örgütlemiş. Ak-tur siteleri kıyı şeridinde bulunan yapılı çevre örnekleri arasında benim gözümde tartışmasız önceliğe sahip. Nitelikli bir yapılaşmanın sosyal çevreye olan katkısını ve devamlılığını gözlemlemek mümkün. Bu formüle nasıl varıldığını anlamaya çalışırken Türk’ten ve diğer çalışmalarından haberdar olduk. 2017 sonbaharında SALT Galata’da gerçekleştirilecek olan “İşveren Sergisi” bu alışık olmadığımız pozisyonun verdiği ilhamla derleniyor.

Şimdi yaptığımız bu sohbet gibi, ucu açılan konuların başka mecralarda hayatı oluyor. SALT’ın genelinde araştırmanın sergiden sonra web tabanlı projelere ve e-yayınlara dönüşme potansiyeli olduğunu söylemek lazım. Yazlık konusunun ileride bir başka çıktısı daha olabilir, neden olmasın!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s