Ekonomik Krizde Tüketici Davranışları

Engin Başaran, Tüketici Uzmanı, Onursal Başkan Tüketiciler Derneği (TÜDER), engin4basaran@gmail.com

Türkiye ağır bir ekonomik krizin içinden geçmektedir. Son beş yıldan beri kişi başına gelir düşmüş, milli gelir azalmış, borçlanma aşırı artmış ve gelişmekte olan ülkeler arasında Türkiye, küçülen tek ülke olmuştu. Ekonomistlerin bir yıl öncesinden öngördükleri ve sürekli dillendirdikleri bu ekonomik kriz; 2018 yılı Ağustos ayında dolar kurunun 4,70 seviyelerinden iki hafta içinde birdenbire 7 TL’ye yükselmesiyle açık ve acı bir şekilde ortaya çıkmış, toplumun tüm katmanlarını vurmuştur. Enflasyon hızla yükselmiş (TÜİK verilerine göre yıllık enflasyon Ekim’de %25,24’e yükselerek 15 yılın zirve seviyelerine çıkmıştır) ve yaşanan ciddi gelir kayıpları, artan fiyatlar güvensizliğin de artmasına, alışverişin yavaşlamasına, piyasanın durgunlaşmasına neden olmuş; üreticisi, satıcısı ve tüketicisiyle yaşam seviyesi fark edilir bir şekilde düşmeye başlamıştır!

Yaşanan bu ekonomik krizde Hükümet şimdi sorunları çözecek, eldeki stokları eritecek, piyasayı canlandıracak çareler aramaktadır; önce “Enflasyonla Topyekûn Mücadele” kampanyası; şimdi birçok ürün yanında konut satışlarında da KDV indirimleri kampanyası başlatılmıştır (31 Ekim’de bitecek olan KDV oranlarında %18’den 8’e indirim uygulaması yıl sonuna kadar devam edecek) ve tapu harçları %4’den 3’e çekilmiştir. Ancak alınan bu önlemlerin çare olamayacağı uygulamalarla görülecektir! ABD’li iktisatçı Arthur Okun’un sefalet endeksine göre “Kırılgan Beşli” diye anılan ülkeler arasında Türkiye “sefalet”te birinci sıraya oturmuştur.

Türkiye’de kimler sefalet içinde diye bakıldığında ekonomik kimlikleriyle “tüketici” olan vatandaşların (çalışanların, işçi/memurun, emeklilerin, işsizlerin) öne çıktığı görülecektir. Ekonomik krizlerden en fazla etkilenen kesim, zaten zor koşullarda yaşayan “tüketici” kimlikli vatandaşlardır. Ancak, Türkiye’de sık yaşanan krizlere karşı tüketiciler -sanki bağışıklık kazanmış gibi- karamsar bir ruh haliyle, kendilerini çetin koşullara uydurabilecek tüketim davranışlarını en kısa zamanda devreye sokma becerisini çoktan kazanmışlardır! Özellikle ev geçimi konusunda, birdenbire tüketim aşamasından üretim aşamasına geçilmesi her zaman başarılmıştır. Bu kez de öyle olacak ve tüketiciler; yoğurdunu, salçasını, konservesini dışarıdan almak yerine kendisi üretme; eskiyi kesip biçme-eskiyen yakayı değiştirme gibi davranışları hemen devreye sokacaklardır.

Pahalı olabilecek alışverişler ertelenecek, ailece dışarıda yemek yemek; eğlence, izin/seyahat bir süre unutulacaktır. Dışarıda yemeği/eğlenceyi erteleyecek tüketiciler; bu gereksinimlerini daha çok geleneksel ev/komşu ziyaretleri, daha çok birlikte zaman geçirme davranışlarıyla olumluya da dönüştürebileceklerdir. Tüketicilerin satın alım tercihlerinde “fiyat” ilk sırada belirleyici olacaktır, daha ucuz ürünler (downtrade) tercih edilecek, trafik azalacak/otomobiller daha uzun süre kapıda bekletilecektir. Gösteriş, israf oranı düşecek; düğünler, sünnetler daha az/sade olacak; ısınmadan/aydınlanmadan vb. daha çok tasarruf edilecek.

Yukarıda sayılan tüketim davranışları sosyo-ekonomik özelliklere göre değişiklik gösterse de temelinde “harcamama/az harcama/tasarruf etme” eğiliminin ortak olduğu bir süreç yaşanacaktır.

Fiyat indirimleri bu süreçte daha bir anlam kazanacak, tüketici daha dikkatli davranacak; araştıracak, sorgulayacak, mukayese edecek ve sonra karar verecektir, bu zorlu süreçte parayı daha zor harcayacaktır.

Geliri buhar olup uçan, geçim/yaşam düzeyi düşen, az harcamak zorunda bırakılan tüketicinin bu tüketim tarzı elbette ki piyasayı fena etkileyecek. Öngörülen tüm olumsuzluklar, işsizler ordusuna yeni katılımlarla başlayıp üretimin yavaşlamasına/fabrikaların kapanmasına kadar uzayan zor/çok zor bir süreç olacaktır. Bu bağlamda tek çıkar yol işsizlere iş kazandıracak, üretenlere/satanlara el uzatacak “velinimet” tüketicilerin alım gücünü artıracak politikalar yapmaktan ve uygulamaktan geçer! Bunun için:

Döviz, faiz, enflasyon üçlüsünü; merkezinde “tüketici” olan politikalarla aşağı çekecek çözümler acilen üretilmelidir.

Tüketicinin sırtındaki vergi yükü azaltılarak satın alım gücüne katkıda bulunulmalıdır.

Türkiye’de 2017 yılı rakamlarına göre, toplam vergi gelirleri içinde dolaylı vergilerin oranı %67-68 civarındadır. Bu oran AB ve OECD ülkelerinde %35’tir. Yani, Türkiye’de vergiler kazançtan, servetten değil; tüketicilerin zorunlu harcamalarından, tüketiminden alınmakta ve vergi yükü yoksul ve dar gelirli tüketicilerin sırtına yüklenmektedir (Tüketici Hakları Derneği).

Tüketicilerin karşılanması zorunlu olan evrensel temel ihtiyaçlarına (yeme, içme, barınma, sağlık, eğitim) erişim, kolay ve ucuz olmalıdır. Özellikle eğitim ve sağlık hizmetlerinde tüketicinin yükü çok azaltılmalı, her iki hizmet alanı da kâr amaçlı/ticari olmaktan çıkarılmalı kolay, ucuz, ulaşılabilir ve nitelikli hale getirilmelidir.

Ekonomik ve sosyal doygunluğa erişememiş ülkemiz tüketicilerinin ihtiyaçları çok, parası yoktur. İhtiyaç içinde kıvranan/gelirinden çok harcamaya meyilli olan nüfusun çoğunluğunu teşkil eden gözüpek, dinamik genç nüfusa sahip olmanın tüm avantajlarını kullanabilecek; rehberi bilim/ilim olan ve çağdaş metodlarla tüketici merkezli politikalar üretecek bilgili, donanımlı yasa yapıcılarına şiddetle ihtiyaç vardır. Krizleri fırsata çevirmenin, tüketime dayalı israf ekonomisinden vazgeçmenin de tam zamanıdır.

bi_özet gayrimenkul | 6. sayı | Kasım 2018

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s